Zaman çok çabuk
geçiyor. İyi değerlendirmek lazım...
28 Kasım 2006
Ben de Moleskine
Çılgınlığına yakalandım...
Daha önce belki
anlatmışımdır. Almanya’da staj yaparken kendime çok
şirin bir defter almıştım. A6 boyutlarında, kalın
ciltli, çizgili kağıtları olan kalın ve şirin bir
defter. Bu deftere günlük şeklinde anılarımı not
düşmüştüm ve beni etkileyen bazı şeyleri resmetmiştim.
Ama bu resimler sanatsal değil de o anki his dünyamı yansıtan
basit karalamalar şeklindeydi. Annemlerin evinde duran hazine değerindeki
(26 senelik yaşamımı barındıran nesneleri içeren bu
dolap benim için çok değerli, ara ara gidip
karıştırırım.) dolabımda duran bu minik defreti
yeniden keşfettim, defter beni o kadar etkiledi ki, bir süreliğine
eski benin etkisinde kaldım. Sonra defter ve günlük yazma eylemi rüyama
girdi. Hayatım boyunca kullandığım bilimum not defterlerini
ve günlükleri bir kırtasiye mağazasında satılırken
gördüm, tabi kullanılmamış bir şekilde
satılıyorlardı. Derken kendime Almanya’da
kullandığım defterin etkisini hissettirecek ve bana ilham
verecek bir defter arayışına girdim. Bunun için kırtasiye
dükkanlarını, şık kitabevlerini ve ofis malzemeleri satan
büyük satış merkezlerini dolaştım...Ama bir türlü
aradığım defteri bulamadım. Hiçbiri bana minik defterimin
verdiği hissi vermedi. Aylık dergilerin hediye ettiği defterleri
bile gözden geçirdim, beğendiğim gibi bir not defteri hediye etseydi
Hey Girl’i bile satın alabilirdim tıpkı 12
yaşında aldığım gibi, ama spiralli bir defter hediye
ediyordu. Derken aradığımın Moleskine defter olabileceğini
hissettim, bu aralar dışarıya çıkmayta çok
üşendiğim için online olarak bu defteri satın alabileceğim
noktalara baktım, www.kalemkutusu.com
imdadıma yetişti. Şirin, kullanışlı
yapısı ve başka sitelere oranla uygun fiyatlarıyla
hoşuma giden siteden bir Moleskine Sketchbook siparişi verdim. Dün
verdiğim sipariş kargo firmasına iletilmiş bile J Belki bugün defterime
kavuşabilirim. Bu arada meşhur moleskine ile ilgili bilgi almak
isterseniz: www.moleskine.com’a
tıklayabilirsiniz, ya da Google’da “Moleskine” diye
aratın yeter...
Benden Notlar:
-Bence ideal bir
işyerinde insanların kendi kendilerini geliştirmelerine imkan
tanınmalıdır. Sürekli mesaiye kalıp, iş
yetiştirmek için koşturan bizler kendimizi nasıl
geliştirebiliriz ki?...
20 Ekim 2006

Bu aralar benim için En Trendy kişisel
özellik: Yaratıcılık
Durağanlıktan
uzak ve her an değişimlerle donatılmış bu
dünyamızda hiçbirşey sabit kalmıyor. Örneğin bizler...
Duygu ve düşünce dünyamız
sürekli değişimler içinde ve bu değişimler
beğenilerimizi de etkiliyor tabii. Beğeniler değiştikçe de
trendler değişiyor. Benim bu aralar en trendy bulduğum
kişisel özellik: Yaratıcılık. Bunu farkına varmam ise
bir blog sayesinde oldu: Geninne’nin Sanat Bloğu (Geninne’s
Art Blog): http://blogdelanine.blogspot.com/
. Bu siteye girdiğimde bir insanın ne kadar yaratıcı
olabileceğinin farkına vardım. Yaratıcılık hep
konuşulur, en uyduruk iş ilanlarında bile başvuru yapacak
kişide aranan nitelikler arasında yer alır. Benim gibi teknik
ofis işlerinde çalışanlara patronlar ve yönetim tarafından
sürekli yaratıcılığın önemi dikte edilir. Ama yine de
en havada kalan terimlerden biridir. Yaratıcılığın
nasıl kullanılacağı hiç bilinmez ve eğitim sistemleri
genelde küçük yaşlarda bu özelliği teşvik edeceği yerde
körelttiği için sonradan edinilmesi de çok güçtür bence o yüzden
etrafımızda yaratıcı insanlar varsa, onların değerini
bilelimJ; belki bir gün bize de
bulaşılır. Bana yaratıcılık bulaşsın
diye Geninne’in şirin eserlerini taklit etmeye başladım.
Şaka bir yana yaptıkları şeyler o kadar hoşuma gidiyor
ki ben de onların aynısını yapmak istiyorum. Yukarıda
ki resim de bunlardan bir tanesi, orijinal resim http://photos1.blogger.com/blogger/3066/1982/1600/quiet_birdy.jpg
linkinden görülebilir. Geninne sulu boya kullanmış bense
yağlı boya kullandım. Bu resmi tamamladığımda
kendimi çok mutlu hissettim. O halde doğru yoldayım.
Benden Notlar:
-Bugün hemen bitsin ve
tatil başlasın istiyorum ve bayramı iple çekiyorum,
yaşasın bayram...
6 Ekim 2006


Reşat Paşa Konağı'nda
Senenin En Trendy Ramazan Yemeği:
Dün akşam
Reşat Paşa Konağı'nda bir geceliğine de olsa
Osmanlı'ydık. Oturduğum yere çok yakın olmasına
rağmen itiraf ediyorum Reşat Paşa Konağı'na ilk kez
dün akşam gittim. İşyerimizin düzenlediği geleneksel iftar
yemeği yetmiş kişinin katılımıyla bu mekanda
gerçekleşti. Osmanlı zamanından kalma konak tüm zarafeti ve
naifliği ile bizi karşıladı. Yüksek tavanlar, heybetli
avizeler, ince duvar süslemeleri, gösterişli kadife perdeler bir dekor
olmaktan öte bir zamanlar o konakta yaşayan bizlermişiz gibi bizi
sarıp sarmalıyordu. Osmanlı mutfağının günümüze
uyarlanmış hali ile menü hayli doyurucu idi. Bir taraftan fesli
garsonlar ortamı renklendiriyor, diğer taraftan fasıl grubu ince
nağmelerle kulaklarımızı okşuyordu. Yediklerim ve
içtiklerim arasında bana en değişik gelen gülsuyulu üzüm
şerbeti oldu. Aynı anda 19.yüzyılı ve 21. yüzyılı
birarada yaşadığım bir gece oldu. Geçmişe yolculuk
yapmak isteyenler için duyurulur. Bence mutlaka gidin...
Resimler
http://www.resatpasakonagi.net/ linkinden alınmıştır.
Benden Notlar:
-Konakta iken bir ara
kendimi kabarık saten elbiseler içerisinde hissettim hani şu
Çalıkuşu dizisinde Aydan Şener'in giydiklerinden...
4 Ekim 2006
En Trendy Snickers: Snickers Duo Pack
Bu aralar en büyük
eğlencem iş çıkışı eve gitmeden önce markete
uğrayıp iftar ya da sahurda yemek üzere yiyecek birşeyler almak.
Dün de benzer bir görevi yerine getirmek için girdiğim markette
alışveriş yaptıktan sonra kasaya yaklaştım ve tam
o sırada last minute shopping tadında alınacak pil, çiklet,
çikolata, şeker vs. arasında Snickers Duo Pack'e rastladım.
Snickers ile ilk tanışıklığım sanırım
ortaokul yıllarına dayanıyor. Annem bazı akşamlar
işinin yakınlarında bulunan Seven Eleven'a uğrayıp
bana birşeyler getirirdi. Özel rus salatası soslu hamburgeri
vardı Harbiye'deki Seven Eleven'ın, en çok onu severdim. Bir sefer de
Snickers getirmişti anneciğim. İlk yediğim anda
bayılmıştım ona, çikolata ve hafif karamel'in
bıraktığı tanıdık tada hafif tuzlu
fıstıkların eşlik ediyor olması bana hem
değişik hem de güzel gelmişti. Yahu ne iyi akıl
etmişler de içersine tuzlu yer fıstığı koymuşlar.
İşte o gün bugündür Snickers ile aramda sıcak bir bağ
vardır, öyle çok sık yemesemde ara ara aklıma düşer ve
özlerim bu tadı. İkili paketi görünce de hemen aldım tabi.
İlkini iftar sonrası yedim; ikincisini de bugün yerim herhalde...
Benden Notlar:
-Eğer her gün
baklava yersem olacağı budur herhalde....Rüyalarım...
3 Ekim 2006
ÇoookTrendy bir meyve: Cranberry
Nadir olarak pasta
üzerlerinde rastladığım Cranberry isimli sevimli meyveyi
Madrid'de bir otel kahvaltısında görünce çok sevindim.
Kızılcığın mayhoşluğunun hafifletilmiş
hali ile tarif edebileceğim bu meyve bir taraftan sulu sulu minik taneleri
ile insanı rahatlatıyor diğer taraftan da şirin
görüntüsüyle beni cezbediyordu. Ama ne üzücü ki o zamandan bu zamana
cranberry'e bir daha hiç rastlayamadım. Sadece Türkçemizde
kırmızı ayı üzümü olarak adlandırıldığını
ve bol C vitamini kaynağı olduğunu öğrendim. Umarım
bir gün manavlarımızda bu meyveyi de bulma imkanımız olur.
Ben şimdilik Cranberry'yi en trendy meyve seçiyorum. Bir yerlerde
bulursanız mutlaka tadın...
Benden Notlar:
-Buralardan gidesim
var...Ama lütfen maymun cehennemine olmasın....Rüyalarım...
2 Ekim 2006
ÇoookTrendy bir parfüm: Agent Provocateur
Son aylarda çıkan
kadın dergilerdeki yeniliklere bakınca mutlaka bu parfümün adı
gözünüze çarpacaktır. Adı da çok iddialı, "Agent
Provocateur"...Bu marka yıllardır Amerika'da bulunan ve
özellikle iç çamaşırlarıyla meşhur bir markaymış.
Aynı isimli parfümler birkaç ay önce Sevll Parfümeri
aracılığı ile Türkiye'ye ithal edilmeye başlanmış.
Dergilerde bu parfümle ilgili yazıları okuyunca kendi kendime yoksa
bu parfüm benim tam aradığım parfüm mü diye sordum ve
açıkçası heyecanlandım. Kısa bir süre içerisinde yolumu
Sevil Parfümeri yakınlarına düşürerek mağazadan içeri
süzüldüm ve hemen oracıkta gözüme çarpan tatlı pembe renkli oval
şişeyi avucuma aldım ve nazikçe parfümü bileğime
sıktım; hemen arkadasından yaşadığım duygu
ise düş kırıklığı oldu :( Çünkü kokuyu
hissettiğim anda hayallerim tamamen yıkıldığı
gibi aldığım kokudan da hiç hazzetmedim. Ama kimbilir belki de
bu parfüm tam da sizin içindir...O halde siz de deneyin...
Benden Notlar:
-Bu aralar
karışık ruh halimle uyumlu karmakarışık rüyalar
gördüm; uyandığımda ise aklım daha da
karışmıştı...Rüyalarım...
29 Eylül 2006
Hem Enfes Hem de Kolay Mozaik Pasta Tarifi
Meşhur
aşçı Gary Rhodes'i izleyerek alevlenen yemek yapma (ve yeme :))
aşkım yemek tariflerinin yer aldığı blogları dolaşa
dolaşa daha da perçinlendi. O ne güzel bloglar, o ne güzel tarifler
öyle...Bakarken bile kendimden geçtiğim için denemeden de
duramıyorum. Bazı tarifleri de uygularken yapmak istediğim
şeyin dışında başka bir şey çıkıveriyor
ortaya. İşte tarifini vereceğim kolay mozaik pasta bu
şekilde ortaya çıktı:
Malzemeler: Bir paket
kakaolu puding; 2 bardak soğuk süt ve 1 paket petit beurre bisküvi...
Tarif: 2 bardak
soğuk süte bir paket kakaolu puding eklenerek; karışım
pişirilir. Diğer taraftan bir paket bisküvi küçük parçalar halinde
kırılır. Puding kaynadıktan sonra ateşten indirilir.
Kırık bisküviler karışıma eklenir. Puding ve bisküvi
parçalarını iyicene karıştırdıktan sonra alüminyum
folyo üzerine alınarak şekil verilir ve buzlukta 2 saat bekletilir.
Sonra da afiyetle yenir :)
Benden Notlar:
-Eşim küçükken 23
Nisan'da evlerinde misafir ettikleri Finli küçük (ama şimdi büyük bir adam
olmuş) İstanbul'a gelmiş. Yarın onu ve eşini
göreceğiz.
25 Eylül 2006
Fenerbahçe Parkı'nda buluşalım
..
Pazar günü
yanıbaşımdaki birini ihmal etmiş duygusuna
kapıldım. Bu duyguyu hissettiren şey bana bu kadar yakın
olmasına rağmen neredeyse 2 senedir uğramadığım
Fenerbahçe Parkı'ydı. Sonbaharın verdiği romantizm ile
kaplı parka ilk adım attığımda hemen yakındaki
caféden gelen müzik sesi beni büyüleyiverdi. Yeşil çimenler, öbek öbek
çiçeler ve onlara kol kanat geren ağaçlar, hemen ötesinde de taze kokusuyla
engin deniz....Tenhalığın verdiği rahatlık ile
parkın taşlı yollarında yürüdüm, yüzüme düşen
yağmur damlaları da dingin ruh halime eşlik ettiler. Daha çok
bebeklerini gezdiren anne-babalar, aileler ve çiftler renklendiriyordu
parkı. Bir ay sonra parka tekrar gidip, o güzel müziklerin
çalındığı caféde oturmak istiyorum...
22 Eylül 2006
Meksika Dürümü ..
Geçen gün
işyerinde yemek firmasının Meksika Günü
düzenlemesi ile şen şakrak bir öğle arası
yaşadık. Dört kız arkadaş tüm yemekleri tadacak
şekilde sen şunu al, ben bunu alayım şeklinde bir
paylaşım yaptık :) Benim aldığım menünün
içerisinde şunlar vardı, söylemesi çok zor ama ana yemek CHICKEN
ENCHILADAS (tavuk,sebze,peynir,baharattan oluşan bir dürüm), ikinci yemek
PİEL DE LAS PATATAS (oyulmuş patates içerisinde pırasa,peynir)
ve FLAN TART (elma,kuru üzüm harçlı bildiğimiz tart ). Tavuklu dürüm
gayet güzeldi; oyulmuş patates ise sunum açısından
başarılıydı; ve tart ise
alıştığımız tadın aynısıydı
yani gayet lezzetliydi. En bilinen Meksika yemeği olan Fajita menü
içerisinde yer almasa da bir işyeri gününde; öğle yemeği
arası yaşadığımız bu değişiklik
günümüze oldukça renk kattı. Canı Meksika yemeği çekenler için:
El Torito (Nispetiye Caddesi No:12) önerilir...
21 Eylül 2006
Saçlarımı çok seviyorum galiba..
Hava değişimi
sebebiyle saç dökülmeleri had safhaya ulaştı sanırım. Ben
de uzun ve siyah saçlı birisi olarak bu dertten müzdarip bir şekilde;
olayı bilinçaltımda fazla büyütmüşüm ki gece bölük pörçük geçen
uykularıma bir de bu rüyayı
şıkıştırmışım: Rüyamda gerçek halinden
daha uzun saçlarım var bir anda saçlarımın yarı tutamı
toplu halde elimde kalıyor. Nasıl olduğunu anlayamıyorum
ama çok üzülüyorum... Rüyalarim
20 Eylül 2006
Gelin'sel aksesuarlar
Yabancı filmlerde
gelinlerin tek baldırlarına taktıkları bir aksesuar
vardır. Her ne kadar ne işe yaradığını bilmesem
de güzel gözüktüğünü düşünüyorum. Ben gelin olurken onca
koşturmaca içine bu aksesuarın varlığını bile
unutmuşken geçen haftalarda La Senza'da onu görünce ne kadar şirin
olduğunu düşündüm. La Senza'nın aksesuar bölümünde şeffaf
bir kutu içerisinde duruyordu. Ortasından ince lastik dikişler geçen
fırfırlı beyaz tül ve tam ortasında da beyaz bir kuş
tüyü. Değişik aksesuarlardan hoşlananlara ya da gelin olacaklara
duyurulur :)
19 Eylül 2006
Bir kulakta kaç delik olur? ...
Güzellik ve süslü olma
merakımız tavan yaptığı sürece "daha fazla ne
yapabilirim?"lere örnek basit bir çözüm var. Bir kulağa ortalama bir
delik düşen ülkemizde ortalamayı biraz daha yükseltmeye ne dersiniz?
Kulağınıza iki ya da üç delik açtırabilirsiniz. Her iki
kulağınıza ikişer ya da üçer ya da birine iki diğerine
üç delik açtırarak, ve delikleri birbirinden şık ve sevimli
küpelerle donatarak ortamları şenlendirebilirsiniz. Peki
şık ve sevimli küpeleri nereden bulabiliriz? Hele kulak deliği
sayısı beş ya da alt ise ne yapmak gerekir? Cevabı çok
basit: Claire's bu aşamada imdadımıza yetişiyor. Küpe
standını ziyaret ederseniz altılı ya da dokuzlu küpe
paketlerine rastlayacaksınız. Hem de her biri birbirinden cici ve
rengarenk...
18 Eylül 2006
Bana yemek yapmayı sevdirten adam : Gary
Rhodes...
Bu aralara canım
hep yemek yapmak istiyorsa bunun nedenlerinden bir tanesi de Gary Rhodes'in
BBCPrime'da yayınlanan yemek programıdır. Onu seyrederken
sanırsınız ki bir spa merkezinde aromaterapy
yaptırıyorsunuz. Bu nasıl bir program böyle? Fonda çok
yumuşak bir müzik çalıyor; Sade tarzı şeyler;
programın çekildiği mekan çok ferah, hiç gözü yormuyor özellikle
yumuşak renkler kullanılmış, ekrana baktıkça
bakasınız geliyor...Sonra Gary Rhodes; yumuşak sesi ile
yemeğin nasıl yapılacağını anlatırken bir
taraftan da elleri malzemelerle dansediyor sanki, ve ortaya muhteşem
yemekler çıkıyor. Programı ilk izlediğimde hipnoz
şekilde etkilendim ki bu yaklaşık 2 hafta kadar önce oluyor.
Sonra 2. kez programa rastladım ama o kadar büyülenerek izliyorum ki programın
hangi gün ve saat kaçta yayınlandığına bile dikkat etmedim.
Ama haftaiçi 21:00 civarıydı sanırım. Bu haftaki BBC Prime
programını şimdiden inceledim ama Gary Rhodes'in adına
rastlamadım :( Acaba program sona ermiş olabilir mi? Umarım öyle
olmaz ve tekrar izleme fırsatı yakalarım o halde BBC Prime'ı
sıkça ziyaret etmem gerekecek. Gary Rhodes ile bir sonraki
buluşmamız için (tabi ailecek :))
17 Eylül 2006


Pazar Gazeteleri ve Favorim: Mehmet Altan...
Pazar günlerinin en
değerli aktivitelerinden birisi de; bugün 2 gazete alarak beğenilen
başlıkların yazılarını didik didik okumak. Ama
bir taraftan da yorucu olduğunu belirtmeliyim. Hem ana gazete hem de birbirinden
güzel eklerle tam bir okuma ve bilgi şölenine dönüşen gazetelerde
bazen önce hangi yazıyı okumaktan başlasam diye kafam
karışıyor. Yazılardan en sıcak ve samimi olanlar ise
bence Mehmet Altan'ın yazdıkları. Kendisi çok naif bir
kişiliğe sahip olmalı. Keşke bahsettiği yerlerin bir
kısmına ben de yazıları okur okumaz
ışınlansaydım...
16 Eylül 2006

Pupa Yelken...
Bugün yelken kursuna
başladım. Neler öğrendim?Öncelikle kursa hemen denizde
başladık; yelkene binmeden önce yelkencilikte kullanılan
terimler, yelkenin kısımlarına verilen isimlerle ilgili
kısa bilgiler verildi. Tabi bu isimler bana çok yabancı geldi ilk
etapta ...Ama eğitmenler tüm katılımcılara; bu terimleri
akılda tutmak için kendimizi sıkmamamız gerektiğini ve
nasıl olsa pratikler sırasında terimlerin aklımızda
kalacağını söylediler. Nitekim öyle de oldu; hoş daha
hepsini kafamda oturtmuş değilim ama zamanla öğreneceğimi
hissediyorum. Her bir yelkene 4 katılımcı ve bir eğitmen
ile yerleştik. Ve başladık ilk dakikadan itibaren görev almaya.
Ana yelken idaresi, flok idaresi, dümencilik...Bu spor tam bir takım ruhu
gerektiriyor. Herkes bir görev paylaşımı içerisinde. Bu sebeple
çeşitli şirketlerde üst düzey yöneticiler ekip ruhunun
yerleşmesi için bu kursu alıyorlarmış...
15 Eylül 2006

Yelkenler fora ...
Evet sonunda Yelken
kursuna başlıyorum :) Bu cumartesi ilk kez gideceğim;
şimdilik neyle karşılaşacağımı bilemiyorum
ama güzel olacağını umuyorum. Neden yelken yapmak istiyorum?
Yelken yaparken duyacağım seslerin sadece doğadaki sesler
olacağını düşünüyorum. Sadece deniz, dalgalar, rüzgar...Hiç
motor sesi yok; bu ne güzel bir duygu. Bazı seslerin beni yorduğuna
inanıyorum. Seslere karşı hassasiyetimin yükseldiği
zamanlar da oluyor; örneğin odadaki teybin fişi elektrik prizine
takılı iken tiz bir ses duyuyorum inceden inceye geliyor bu ses,
fişi çekince rahatlıyorum :) Yelkene başlamak için beni yönlendiren
ilk itici güç bu işte...
14 Eylül 2006

Güllerin içinden...
Güller ve gül kokusu
ile bezeli aşk...Güzel adam ve güzel kadın...Güllerle süslü güzel mekanlar...Her
ne kadar sadece filmlerde olur denen olaylar; ve diğer dizilere benzer
konular olsa da yine de kendini seve seve izlettirdi bu dizi; GÜLPARE. Bazen
güldüm bazen de gözyaşı döktüm; herhalde bende bu aralar bir
duygusallık var. En çok da neresini sevdim? Kadın restoranda
yediği tatlının içinde gülsuyu yok diye mutfağa
ineceğim diye tutturur; o sırada jön, kızın imdadına
yetişir. Mutfağa inilir, kız mutfakta serbest bırakılır,
kız başlar gül yaprakları ile şekeri
karıştırmaya; sonra içine bilimum malzemeleri koyar, pembe
renkli bir hamur elde eder; sonra hamurlara gül şekli vererek,
tatlısını hazırlar; üzerine de şerbet gezdirir...Evet
en sevdiğim sahneler bunlardı. Bir de...Jön, kızımıza şiirimsi
bir hikaye anlatır; gün ağarırken çiğ tutan güle; neden
ağlıyorsun diye minik bir kuş yaklaşır; o sırada
gülün dikeni kuşun kalbine saplanır, buna rağmen minik kuş
yine de pişman değildir güle yaklaştığı için;
işte tıpkı bu hikayedeki gibi asıl adam da
yaşayacağı aşk kalbini kıracak olsa da asıl
kadına aşkını ilan eder. Aman Allah'ım yazarken bile
ürpertim...
13 Eylül 2006

a. İsveç'in nesi meşhur?
b. IKEA'sı
a.Peki IKEA'nın nesi meşhur?
b. Yiyemediğim İsveç
köfteleri
Bir türlü yiyemedim
şu İsveç Köftelerinden. Yiyenler meth ede ede bitiremiyorlar, geçen
haftadan beri gazatelerde, köşe yazarlarının
yazılarında dahi Ikea'nın köfte satışları ve
restaurant'ının başarısı yer alıyor. Toplam 3
kere Ikea'ya gitmişliğim var bunun ilkinde
İsveç köftesinin varlığından haberim yoktu; direkt ev
aksesuarlarına kanalize bir şekilde plan izlediğimden
restaurant'ına uğramadık bile. 2. gidişimde
çıkıştaki self servis yiyecekleri inceleyebildim ama gene
yukarıdaki yere uğramadık. Artık 3. kez Ikea'ya gitmem
nasip olursa mutlaka köftelerin tadına bakıcam demiştim. 3. kez
gitmek nasip oldu ama bu sefer de tam lokantadaki kasanın
kapandığı 21:30
saatinde orada olduğumuz için yine İsveç köftesini yiyemedim. Self
servisteki sosisli sandwiç ve kola ile idare ettim. Ama olsun 1YTL(sosisli
sandviç ve yanında sınırsız içecek)'ye doyuyor olmak da çok
güzel bir duygu. İsveç köftesi yiyenlere afiyet olsun; ben de 4.kez
gidersem denerim artık.
12 Eylül 2006

Yoksa bu da bir rüya mıydı? Yok,
değilmiş...
Bazen bazı
şeyleri gerçekten yaşayıp yaşamadığımdan
şüphe ediyorum. Bu yediğim bir şey de olabilir, dinlediğim
bir müzik de olabilir, ya da yaşadığım herhangi bir
şey de...Bahsedeceğim şey Ferrero'nun benim için efsane ürünü
Giotto (Tabi Ferrero'nun ürünü olduğundan yeni haberim oldu.). Leipzig'de
staj yaptığım dönemde keşfettiğim sevgili Giotto bana,
tek başıma ayaklarımın üzerinde durduğum o kısa
ama güzel ayları hatırlatıyor şimdi. Ben Giotto'yu o
zamanlar her gün yemiyordum ama bir kez tadına baktıktan sonra
artık favorilerim arasındaki Raffaello''yu bile sollayıp
geçmişti. Giotto, Raffaello, Hanuta derken stajım bitti ve evime döndüm.
Ara sıra depreşen Giotto krizlerine yakalansam ve o tadı çok
özlesem de onu bulabilecek sınırlarda değildim artık. Hatta
çevremdeki kimse Giotto'tu bilmiyordu bile ki hani şöyle yemesem de
dertleşeyim, nerede o caanım Giotto'lar diyebileyim. Bir süre sonra
Giotto'nun varlığından bile şüphe duymaya
başladım. Benim bir uydurmamdı herhalde, ya da adı Giotto
değil miydi, peki ya neydi? Ne de güzel uydurmuşum ki, yediğim
hiçbir şeyin tadı onunkini anımsatmıyordu bile. Sonra
günlerden bir gün, Viyana free shop'unda Giotto'yla yeniden
karşılaştım. Hemen bir 4'lü paket halinde satın
alıp hasret giderdim. Meğerse senelerce düşünüp durduğum
tat bir rüya değilmiş, sahiden Giotto denen bir şey
varmış ve aradan 7 koca yıl geçmesine rağmen tadı da
aynıymış.











