Banner

Evet evet aradan aylar geçti ama işte yeniden çoktrendy...

29 Eylül 2006

broken biscuit cake

Hem Enfes Hem de Kolay Mozaik Pasta Tarifi

Meşhur aşçı Gary Rhodes'i izleyerek alevlenen yemek yapma (ve yeme :)) aşkım yemek tariflerinin yer aldığı blogları dolaşa dolaşa daha da perçinlendi. O ne güzel bloglar, o ne güzel tarifler öyle...Bakarken bile kendimden geçtiğim için denemeden de duramıyorum. Bazı tarifleri de uygularken yapmak istediğim şeyin dışında başka bir şey çıkıveriyor ortaya. İşte tarifini vereceğim kolay mozaik pasta bu şekilde ortaya çıktı:

Malzemeler: Bir paket kakaolu puding; 2 bardak soğuk süt ve 1 paket petit beurre bisküvi...

Tarif: 2 bardak soğuk süte bir paket kakaolu puding eklenerek; karışım pişirilir. Diğer taraftan bir paket bisküvi küçük parçalar halinde kırılır. Puding kaynadıktan sonra ateşten indirilir. Kırık bisküviler karışıma eklenir. Puding ve bisküvi parçalarını iyicene karıştırdıktan sonra alüminyum folyo üzerine alınarak şekil verilir ve buzlukta 2 saat bekletilir. Sonra da afiyetle yenir :)

 

25 Eylül 2006

Fenerbahçe Parkı'nda buluşalım ..

Pazar günü yanıbaşımdaki birini ihmal etmiş duygusuna kapıldım. Bu duyguyu hissettiren şey bana bu kadar yakın olmasına rağmen neredeyse 2 senedir uğramadığım Fenerbahçe Parkı'ydı. Sonbaharın verdiği romantizm ile kaplı parka ilk adım attığımda hemen yakındaki caféden gelen müzik sesi beni büyüleyiverdi. Yeşil çimenler, öbek öbek çiçeler ve onlara kol kanat geren ağaçlar, hemen ötesinde de taze kokusuyla engin deniz....Tenhalığın verdiği rahatlık ile parkın taşlı yollarında yürüdüm, yüzüme düşen yağmur damlaları da dingin ruh halime eşlik ettiler. Daha çok bebeklerini gezdiren anne-babalar, aileler ve çiftler renklendiriyordu parkı. Bir ay sonra parka tekrar gidip, o güzel müziklerin çalındığı caféde oturmak istiyorum...

22 Eylül 2006

Meksika Dürümü ..

Geçen gün işyerinde yemek firmasının Meksika Günü düzenlemesi ile şen şakrak bir öğle arası yaşadık. Dört kız arkadaş tüm yemekleri tadacak şekilde sen şunu al, ben bunu alayım şeklinde bir paylaşım yaptık :) Benim aldığım menünün içerisinde şunlar vardı, söylemesi çok zor ama ana yemek CHICKEN ENCHILADAS (tavuk,sebze,peynir,baharattan oluşan bir dürüm), ikinci yemek PİEL DE LAS PATATAS (oyulmuş patates içerisinde pırasa,peynir) ve FLAN TART (elma,kuru üzüm harçlı bildiğimiz tart ). Tavuklu dürüm gayet güzeldi; oyulmuş patates ise sunum açısından başarılıydı; ve tart ise alıştığımız tadın aynısıydı yani gayet lezzetliydi. En bilinen Meksika yemeği olan Fajita menü içerisinde yer almasa da bir işyeri gününde; öğle yemeği arası yaşadığımız bu değişiklik günümüze oldukça renk kattı. Canı Meksika yemeği çekenler için: El Torito (Nispetiye Caddesi No:12) önerilir...

21 Eylül 2006

Saçlarımı çok seviyorum galiba..

Hava değişimi sebebiyle saç dökülmeleri had safhaya ulaştı sanırım. Ben de uzun ve siyah saçlı birisi olarak bu dertten müzdarip bir şekilde; olayı bilinçaltımda fazla büyütmüşüm ki gece bölük pörçük geçen uykularıma bir de bu rüyayı şıkıştırmışım: Rüyamda gerçek halinden daha uzun saçlarım var bir anda saçlarımın yarı tutamı toplu halde elimde kalıyor. Nasıl olduğunu anlayamıyorum ama çok üzülüyorum... Rüyalarim

20 Eylül 2006

Gelin'sel aksesuarlar

Yabancı filmlerde gelinlerin tek baldırlarına taktıkları bir aksesuar vardır. Her ne kadar ne işe yaradığını bilmesem de güzel gözüktüğünü düşünüyorum. Ben gelin olurken onca koşturmaca içine bu aksesuarın varlığını bile unutmuşken geçen haftalarda La Senza'da onu görünce ne kadar şirin olduğunu düşündüm. La Senza'nın aksesuar bölümünde şeffaf bir kutu içerisinde duruyordu. Ortasından ince lastik dikişler geçen fırfırlı beyaz tül ve tam ortasında da beyaz bir kuş tüyü. Değişik aksesuarlardan hoşlananlara ya da gelin olacaklara duyurulur :)

19 Eylül 2006

Bir kulakta kaç delik olur? ...

Güzellik ve süslü olma merakımız tavan yaptığı sürece "daha fazla ne yapabilirim?"lere örnek basit bir çözüm var. Bir kulağa ortalama bir delik düşen ülkemizde ortalamayı biraz daha yükseltmeye ne dersiniz? Kulağınıza iki ya da üç delik açtırabilirsiniz. Her iki kulağınıza ikişer ya da üçer ya da birine iki diğerine üç delik açtırarak, ve delikleri birbirinden şık ve sevimli küpelerle donatarak ortamları şenlendirebilirsiniz. Peki şık ve sevimli küpeleri nereden bulabiliriz? Hele kulak deliği sayısı beş ya da alt ise ne yapmak gerekir? Cevabı çok basit: Claire's bu aşamada imdadımıza yetişiyor. Küpe standını ziyaret ederseniz altılı ya da dokuzlu küpe paketlerine rastlayacaksınız. Hem de her biri birbirinden cici ve rengarenk...

18 Eylül 2006

Bana yemek yapmayı sevdirten adam : Gary Rhodes...

Bu aralara canım hep yemek yapmak istiyorsa bunun nedenlerinden bir tanesi de Gary Rhodes'in BBCPrime'da yayınlanan yemek programıdır. Onu seyrederken sanırsınız ki bir spa merkezinde aromaterapy yaptırıyorsunuz. Bu nasıl bir program böyle? Fonda çok yumuşak bir müzik çalıyor; Sade tarzı şeyler; programın çekildiği mekan çok ferah, hiç gözü yormuyor özellikle yumuşak renkler kullanılmış, ekrana baktıkça bakasınız geliyor...Sonra Gary Rhodes; yumuşak sesi ile yemeğin nasıl yapılacağını anlatırken bir taraftan da elleri malzemelerle dansediyor sanki, ve ortaya muhteşem yemekler çıkıyor. Programı ilk izlediğimde hipnoz şekilde etkilendim ki bu yaklaşık 2 hafta kadar önce oluyor. Sonra 2. kez programa rastladım ama o kadar büyülenerek izliyorum ki programın hangi gün ve saat kaçta yayınlandığına bile dikkat etmedim. Ama haftaiçi 21:00 civarıydı sanırım. Bu haftaki BBC Prime programını şimdiden inceledim ama Gary Rhodes'in adına rastlamadım :( Acaba program sona ermiş olabilir mi? Umarım öyle olmaz ve tekrar izleme fırsatı yakalarım o halde BBC Prime'ı sıkça ziyaret etmem gerekecek. Gary Rhodes ile bir sonraki buluşmamız için (tabi ailecek :))

17 Eylül 2006

Pazar Gazeteleri ve Favorim: Mehmet Altan...

Pazar günlerinin en değerli aktivitelerinden birisi de; bugün 2 gazete alarak beğenilen başlıkların yazılarını didik didik okumak. Ama bir taraftan da yorucu olduğunu belirtmeliyim. Hem ana gazete hem de birbirinden güzel eklerle tam bir okuma ve bilgi şölenine dönüşen gazetelerde bazen önce hangi yazıyı okumaktan başlasam diye kafam karışıyor. Yazılardan en sıcak ve samimi olanlar ise bence Mehmet Altan'ın yazdıkları. Kendisi çok naif bir kişiliğe sahip olmalı. Keşke bahsettiği yerlerin bir kısmına ben de yazıları okur okumaz ışınlansaydım...

16 Eylül 2006

 

Pupa Yelken...

Bugün yelken kursuna başladım. Neler öğrendim?Öncelikle kursa hemen denizde başladık; yelkene binmeden önce yelkencilikte kullanılan terimler, yelkenin kısımlarına verilen isimlerle ilgili kısa bilgiler verildi. Tabi bu isimler bana çok yabancı geldi ilk etapta ...Ama eğitmenler tüm katılımcılara; bu terimleri akılda tutmak için kendimizi sıkmamamız gerektiğini ve nasıl olsa pratikler sırasında terimlerin aklımızda kalacağını söylediler. Nitekim öyle de oldu; hoş daha hepsini kafamda oturtmuş değilim ama zamanla öğreneceğimi hissediyorum. Her bir yelkene 4 katılımcı ve bir eğitmen ile yerleştik. Ve başladık ilk dakikadan itibaren görev almaya. Ana yelken idaresi, flok idaresi, dümencilik...Bu spor tam bir takım ruhu gerektiriyor. Herkes bir görev paylaşımı içerisinde. Bu sebeple çeşitli şirketlerde üst düzey yöneticiler ekip ruhunun yerleşmesi için bu kursu alıyorlarmış...

15 Eylül 2006

 

Yelkenler fora ...

Evet sonunda Yelken kursuna başlıyorum :) Bu cumartesi ilk kez gideceğim; şimdilik neyle karşılaşacağımı bilemiyorum ama güzel olacağını umuyorum. Neden yelken yapmak istiyorum? Yelken yaparken duyacağım seslerin sadece doğadaki sesler olacağını düşünüyorum. Sadece deniz, dalgalar, rüzgar...Hiç motor sesi yok; bu ne güzel bir duygu. Bazı seslerin beni yorduğuna inanıyorum. Seslere karşı hassasiyetimin yükseldiği zamanlar da oluyor; örneğin odadaki teybin fişi elektrik prizine takılı iken tiz bir ses duyuyorum inceden inceye geliyor bu ses, fişi çekince rahatlıyorum :) Yelkene başlamak için beni yönlendiren ilk itici güç bu işte...

14 Eylül 2006

 

Güllerin içinden...

Güller ve gül kokusu ile bezeli aşk...Güzel adam ve güzel kadın...Güllerle süslü güzel mekanlar...Her ne kadar sadece filmlerde olur denen olaylar; ve diğer dizilere benzer konular olsa da yine de kendini seve seve izlettirdi bu dizi; GÜLPARE. Bazen güldüm bazen de gözyaşı döktüm; herhalde bende bu aralar bir duygusallık var. En çok da neresini sevdim? Kadın restoranda yediği tatlının içinde gülsuyu yok diye mutfağa ineceğim diye tutturur; o sırada jön, kızın imdadına yetişir. Mutfağa inilir, kız mutfakta serbest bırakılır, kız başlar gül yaprakları ile şekeri karıştırmaya; sonra içine bilimum malzemeleri koyar, pembe renkli bir hamur elde eder; sonra hamurlara gül şekli vererek, tatlısını hazırlar; üzerine de şerbet gezdirir...Evet en sevdiğim sahneler bunlardı. Bir de...Jön, kızımıza şiirimsi bir hikaye anlatır; gün ağarırken çiğ tutan güle; neden ağlıyorsun diye minik bir kuş yaklaşır; o sırada gülün dikeni kuşun kalbine saplanır, buna rağmen minik kuş yine de pişman değildir güle yaklaştığı için; işte tıpkı bu hikayedeki gibi asıl adam da yaşayacağı aşk kalbini kıracak olsa da asıl kadına aşkını ilan eder. Aman Allah'ım yazarken bile ürpertim...

 

13 Eylül 2006

 

 

a. İsveç'in nesi meşhur?

b. IKEA'sı

a.Peki IKEA'nın nesi meşhur?

b. Yiyemediğim İsveç köfteleri

Bir türlü yiyemedim şu İsveç Köftelerinden. Yiyenler meth ede ede bitiremiyorlar, geçen haftadan beri gazatelerde, köşe yazarlarının yazılarında dahi Ikea'nın köfte satışları ve restaurant'ının başarısı yer alıyor. Toplam 3 kere Ikea'ya gitmişliğim var bunun ilkinde
İsveç köftesinin varlığından haberim yoktu; direkt ev aksesuarlarına kanalize bir şekilde plan izlediğimden restaurant'ına uğramadık bile. 2. gidişimde çıkıştaki self servis yiyecekleri inceleyebildim ama gene yukarıdaki yere uğramadık. Artık 3. kez Ikea'ya gitmem nasip olursa mutlaka köftelerin tadına bakıcam demiştim. 3. kez gitmek nasip oldu ama bu sefer de tam lokantadaki kasanın kapandığı 21:30
saatinde orada olduğumuz için yine İsveç köftesini yiyemedim. Self servisteki sosisli sandwiç ve kola ile idare ettim. Ama olsun 1YTL(sosisli sandviç ve yanında sınırsız içecek)'ye doyuyor olmak da çok güzel bir duygu. İsveç köftesi yiyenlere afiyet olsun; ben de 4.kez gidersem denerim artık.

12 Eylül 2006

 

 

Yoksa bu da bir rüya mıydı? Yok, değilmiş...

Bazen bazı şeyleri gerçekten yaşayıp yaşamadığımdan şüphe ediyorum. Bu yediğim bir şey de olabilir, dinlediğim bir müzik de olabilir, ya da yaşadığım herhangi bir şey de...Bahsedeceğim şey Ferrero'nun benim için efsane ürünü Giotto (Tabi Ferrero'nun ürünü olduğundan yeni haberim oldu.). Leipzig'de staj yaptığım dönemde keşfettiğim sevgili Giotto bana, tek başıma ayaklarımın üzerinde durduğum o kısa ama güzel ayları hatırlatıyor şimdi. Ben Giotto'yu o zamanlar her gün yemiyordum ama bir kez tadına baktıktan sonra artık favorilerim arasındaki Raffaello''yu bile sollayıp geçmişti. Giotto, Raffaello, Hanuta derken stajım bitti ve evime döndüm. Ara sıra depreşen Giotto krizlerine yakalansam ve o tadı çok özlesem de onu bulabilecek sınırlarda değildim artık. Hatta çevremdeki kimse Giotto'tu bilmiyordu bile ki hani şöyle yemesem de dertleşeyim, nerede o caanım Giotto'lar diyebileyim. Bir süre sonra Giotto'nun varlığından bile şüphe duymaya başladım. Benim bir uydurmamdı herhalde, ya da adı Giotto değil miydi, peki ya neydi? Ne de güzel uydurmuşum ki, yediğim hiçbir şeyin tadı onunkini anımsatmıyordu bile. Sonra günlerden bir gün, Viyana free shop'unda Giotto'yla yeniden karşılaştım. Hemen bir 4'lü paket halinde satın alıp hasret giderdim. Meğerse senelerce düşünüp durduğum tat bir rüya değilmiş, sahiden Giotto denen bir şey varmış ve aradan 7 koca yıl geçmesine rağmen tadı da aynıymış.